Bilmeyerek babasını öldürmüş adamın kompleksi
-----
Türk toplumunun modernleşme çabalarının tarihi üç asra kadar uzanır. Batıyı örnek alarak ortaya konan bu gelişmeler, Tanzimat Dönemi'yle birlikte hızlanarak artmış nihayet Cumhuriyet ile birlikte bir devlet politikası hâline gelmiştir.
2023-10-30 00:00:00
<p>Türk toplumunun modernleşme çabalarının tarihi üç asra kadar uzanır. Batıyı örnek alarak ortaya konan bu gelişmeler, Tanzimat Dönemi’yle birlikte hızlanarak artmış nihayet Cumhuriyet ile birlikte bir devlet politikası hâline gelmiştir. </p><p>Başlangıcından günümüze kadar Batılı modernleşme süreci, çeşitli düşünür, yazar ve aydınların, başta gelen tartışmalarından biri olmuştur. Kimileri mezkûr süreci toplumun modernleşmesi için önemli bir kazanım olarak değerlendirirken kimileri temel değerlerden uzaklaşma ya da diğer bir ifadeyle yozlaşma olarak görmüştür. </p><p>Batılılaşma/modernleşme çabaları başta edebiyat eserleri olmak üzere sanat eserlerinde de kendini göstermiştir. Ahmet Mithat Efendi’den Recaizade Mahmut Ekrem’e, Hüseyin Rahmi’den Yakup Kadri’ye ve Reşat Nuri’den Peyami Safa’ya pek çok yazar başta roman türündeki eserleri olmak üzere mezkûr konuya yer vermiştir.</p><p>“Cesaret edebilseydim, Tanzimat’tan beri bir nevi Oedipus kompleksi, yani bilmeyerek babasını öldürmüş adamın kompleksi içinde yaşıyoruz derdim.” ifadesiyle meseleye bakışını özetleyebileceğimiz Ahmet Hamdi Tanpınar ise romanları başta olmak üzere kaleme aldığı metinlerin pek çoğunda Türk toplumunun ilgili konuda yaşadığı “huzur”suzluğu ortaya koymuştur. </p><p>Beşir Ayvazoğlu, Tanpınar’ın 1932 yılına kadar batılılaşmaya/modernleşmeye taraftar olmasına karşın bu tarihten sonra eleştirel bir tavırla yaklaştığını dile getirir. Tanpınar tarafından “medeniyet değiştirmesi” olarak teşhis edilen bu süreçle ilgili onun tedavi yöntemi “devam ederek değişmek, değişerek devam etmek” şeklindedir. Onun bu yönteminin hocası Yahya Kemal’in “kökü mazide olan ati” düşüncesinin ışığında geliştiği söylenebilir. Nitekim konuyla ilgili fikirlerinde keskin değişimin yaşandığı tarihte hocası Madrid’den İstanbul’a dönmüştür. </p><p>Beş Şehir yazarına göre kadim gelenekten kopuş, onun ifadesiyle toplumda büyük bir buhran ve ikiliğe sebep olmuştur. Geçen asrın başında teknik olarak kendini tam manasıyla gösteren Türk romanı da bu ortamda başlamış ve -1925 ile 1930 yılları arasında aynı masanın etrafında oturdukları- Peyami Safa’ya kadar neredeyse aralıksız olarak bu konu işlenmiştir. </p><p>Tanpınar ise özellikle 1940’lı ve 50’li yıllarda kaleme aldığı iki romanı ve bir deneme kitabıyla neredeyse bütün birikimini, bu meseleyi anlamaya ve anlatmaya adamıştır. Ancak onun anlatım tarzı diğerlerinden epey farklıdır. Öncelikle onda diğerlerinde olmayan bir vukuf hali mevcuttur. Ayrıca onun meseleyi ele alma biçimi sadece kuru bir eleştiri şeklinde değil; çok geniş bir arka plana sahip olan bir vaka niteliğindedir. </p><p>Huzur romanının yazarı, hocasının yukarıda bahsedilen geçmiş ve gelecek anlayışına benzer bir şekilde “mâzi”yi “ati” için bir fırsat olarak addederek eserlerini bu çerçevede ortaya koymuştur. Onun özellikle mezkûr konuya yer verdiği eserlerindeki hemen bütün unsurlar “devam” formülüyle kültürel alanda bir süreklilik fikri etrafında şekillenmiştir. </p><p>Türkiye’de neredeyse bu yüzyılın başına kadar tam manasıyla okunup anlaşılamayan Tanpınar, artık bir şaheser olarak nitelenmesi gereken Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanıyla Türk toplumundaki buhran ve ikiliği ortaya koyarken roman türündeki diğer şaheseriyle toplumda adeta “huzur” aramıştır. </p><p>1948 yılında yayımlanan Huzur romanında mâziyi ya da yazarın “yekpare zaman” diye ifade ettiği şeyi kişi-mekân-eşya gibi unsurlar üzerinden adeta somutlaştırarak insanlar üzerindeki etkilerini ortaya koymuştur. Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle Türk edebiyatının en kültürlü yazarı bu eserinde hocasının tabiriyle Türk İstanbul’u merkeze alarak Türk kültür ve geleneğini bütün yönleriyle ortaya koymuştur. </p><p>1954 yılında ilk baskısı yapılan diğer romanda ise Tanpınar, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemini kapsayan süreçte ortaya çıkan sosyal değişimi/dönüşümü, ironi ve ince mizahla zaman kavramını merkeze alarak kendine mahsus bir eleştirel bir tarzda ele alır. Yazarımız eserinde “saat”i bir metafor olarak kullanarak gerek roman kahramanları Hayri İrdal ve Halit Ayarcı gerek diğer unsurlar üzerinden gelenek ile modernleşme arasındaki zikzakları özgün bir şekilde dile getirmiştir. </p><p>1946 yılında basılan ve yine yazarına özgü bir eser olan Beş Şehir adlı eserinde de yine geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkiyi ya da başka bir ifadeyle gelenek ile modernleşme arasındaki çatışmayı şehirler üzerinden ortaya koymuştur. Yazar, bu eserini yazma gerekçesini dile getirirken “hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyak” ifadesini kullanarak yine mezkûr konuya dikkat çekmiştir. </p><p>Sonuç olarak Ahmet Hamdi Tanpınar, eserlerinde millet hayatındaki kültürel devamlılığın son derece önemli olduğunu dile getirmiştir. Başka bir deyişle Tanpınar’ın eserlerinde Türk toplumunun gelecekle ilgili tasavvurlarının geçmişle kurduğu/kuracağı irtibatla şekilleneceğinin altı çizilmiştir. Bugün için önemli olan diğer bir nokta ise güzel bir benzetmeyle “Tam”pınar olarak da ifade edilen yazarımızın, gelenek ve modernleşme üzerine tespitleri üstünden yaklaşık üç nesil geçmesine rağmen hâlâ geçerliğini korumasıdır.</p>