Bilinçli özlemek üzerine

-----

Neyi özlüyoruz? Aradığımız nedir kendimizde ve bizde?

Bir mimari midir her şeyi çözecek olan; bir Safranbolu evinin kapısından girmemiz, Ankara Hamamönü'nde restore eskiye adım atmamız mıdır? Taş, toprak ahşaba mıdır hasretimiz? Buralarda bizi karşılayan yüzlerin bizden farkı var mıdır? Kalbi ve hissi itibariyle betonarme ruhları bir Safranbolu evine koyduğumuzda hayatımız yoluna mı girecektir? O kapıların ardında eski hayatlarımız hâlâ var mıdır? Sezdiğimiz ama bulamadığımız ne var orada? Bir sihir, adım atar atmaz bizi asude bir zamana mı taşıyacaktır? Bir insan ve gerçek bir hayat arıyoruz. Lakin modern arızalarımız bizle her yere girdiğinden mekânı ne kadar o hayali maziye benzetsek de içindeki hayat ve insanlar bugün kaldıkça, geçip gitmiş bir zamanın hayali ve bugünün çaresizliği arasında gerçekliğini bulamayan arafta insanlar için hangi kapı huzura açılır? Kendi geçmişinde turist olan kaç millet vardır? Kaybolan bir şehir de midir herşeymiz? Firûze kubbelerle yalnız bizim şehrimizdi o; Yalnız bizimdi, çehre ve rûhiyla biz'di o.

Apartmanlarda bölünmüş hayatlar yaşıyoruz. Betona gömülü halet-i ruhiyelerimiz çevremizi getirdiğimiz halle kendisini aksettiriyor. Farsça terkiplerle oluşturulan adları olan, kadim görüntülü ama ultra modern ve kapitalist içerikli mekânlarda hayatlarımız daha mı muhteva kazanacaktır. Apartmanlardaki hayatlarımızı bir Safranbolu sokağına taşısak ne değişecektir? Zihniyet, zevk, kalp ve üslup bu zarafeti üreten zamana uygun olmadıktan sonra tüm şehirlerimizi yıkıp eski tarza tebdil etsek hayatımızda bir şey değişmeyecektir. Yarını olmayan günlere kalan bir millet dünyasını kendi elleriyle yıkmışsa ona ne geçmişi, ne muasır zamanın medeniyeti ne de geleceğin tasavvurları yardımcı olabilir. Ne arıyoruz, bütünlüğüyle bir hayat, kayıp bir kıta! Bütünlüğü yitik, süreksiz, kırık bir zamanın ötesinde. Üsküp ki Şar Dağ'ında devâmıydı Bursa'nın.

Bir şarkı duyarız kimi zaman. Meragi çalar radyoda, bir devrim şarkısı değer kulağımıza, Dede Efendi duyarız, Niyazi Sayın ney üfler, Bekir Sıtkı Sezgin'den bir kadim ses, Barış Manço yahut Ferdi Tayfur alıp bizi bugünden çeker götürür. Nesnesi olduğumuz bir anlam zamanı bizi kendine alır, özlenesi imgeler ve ideler/mefkûreler bizi kapsar. Bizi efkâra, hüzne ya da sevince boğan o şarkı bir diğeri için manasızdır. Bir hayattır bizi o şarkıya bağlayan. Bugünümüzü zehirleyen, geleceğimizi kısırlaştıran haller bizi zamanlı zamansız manaların sığınağına çeker. Başka bir mahiyette olmakla birlikte Gogol'un Ölü Canları misali kayıp canlardan medet umar hale geliriz.

Bir insanın anlam haritası, gerçekten kendisi olduğu yer ve şey onu bir manaya bağlayanlardır, bizim anlam müzemiz aklımız ve yüreğimizdedir, ötesindeki her çıkarım farazi ve vehmîdir. Bu millet için de aynıyla vakidir. 

Eski bir fotoğraf, siyah beyaz silik simalar geçer elimize olmadık bir zamanda. Hayatın daha manalı şeyler vaat ettiği ya da verdiği zamanları gözlerimize dokundururken üslupsuzlaşan, soğuyan, sönen zamanın kandillerine oradan ışık ararız. Bir Safranbolu evinin camında eski ama eskimeyen canlar gülümser o fotodan. Bugün aynı ev restoredir belki ama kapısından girdiğinizde sizi o kadim sıcaklık karşılayacak mıdır? Kendi tesellisinde canı yanan olmak ne yaman çelişkidir. Bir fotoğraf kadar aurası yitirilmiş, üretilmiş ve tüketilmeyi beklemektedir artık tüm tezahürler. Özlediğimiz sessizce elimizden giden bir Yahya Kemal şehri midir? Bugünkü hayatımızı geçmişin formları içine taşıdığımızda biz mi yenileceğiz yoksa oraları mı fersudeleştireceğiz? Terkipsiz sentezlerin çıkmaz sokağındayız. Tefekkürsüz bilgiçliklerin nihayetsiz debelenmesi… Medeniyet, şehir falan gibi tumturaklı, nazari ve vehmi münakaşalar arasında insanı ve hayatı yani realiteyi görmedikçe yamama fikriyat bizi modern savrulmaların birinden diğerine sürüklemeye devam edecektir. Bir serap gibi uzaktan görünen, yaklaştıkça uzaklaşan, vardık derken kaybolan bir özlem… Ete kemiğe bürünmeyen her fazilet ve değer hayali vehimden öte hayata mana katmayacaktır. Her mefkûre bu manada mefhumsuz, hareketsiz bir faraziye olmayı aşamayacaktır.

O eski kapıların ardında özlenen insan, mahut değerlerle bizi bekliyorsa koşun, değilse üç kahve, iki gözlemeyse kapının ardındaki AVMlerde tükenmeye devam. Hasretimiz elimizi tutacak, sırtımızı sıvazlayacak veya başımızı okşayacak bir ele değil midir? O el hemen hayatı kurar hem de insanı adam eder. Bir iman belki de. İnsanoğlu teknikle insanı çoğaltıyor ama kültürle insanlığını çoğaltmayı henüz keşfedemedi… Her halükarda özlüyor olmak bile bir hayat emaresidir, bilinç halidir, açık seçik yerini bilemese de ya benim bir yerim ağrıyor ama nerem ki demektir, vazgeçmeyelim.

Özlem nesnemiz birey olarak sadece bizi mi mutlu edecektir? Değilse toplum ve insanlık namına mıdır? Bencil bir saadet avcısı mıyız yoksa umumi bir iyi midir derdimiz?  Bilincimizdeki özlem hayatımızda neye tekabül eder düşünmek yüzleşmek için anlamlı olabilir. Mefhumuna sahip olmadığımız bir şeyin nazarımızda olmasını beklemek hayalciliktir. Tarif edilmemiş bir meçhulün hayatımızda malum ve makul sonuçları da beklenemez. Bilinçli hatırlama tam burada gündeme gelir…

Belediye seçimleri arifesinde müstakbel başkanlara naçiz bir derkenardır.

Vesselam