Batılılaşmadan Medeniyetçi Milliyetçiliğe 1
Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste romanında “Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir bilir misin? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?... Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur… Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış. Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor. Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz. Yığınlarca tezat içinde yaşıyoruz, bütün şark bir ıstırap içinde.” satırlarında hâlâ vaki bir durumun resmini çizer. İnsan, hayat, tezat ve ıstıraplar etrafında dönen gerçekliğin içinden yolumuzu nereye çıkar? Medeniyet yani medine kurmak içtima eden beşeriyetin esas rükünlerinden. Lakin şehirde insan olmak için deruni bir hayat ile akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim ile kültürün derinleştirdiği insan yoksa medine/şehir tezat ve ıstıraplara boğulur.
Modern dönem yahut Osmanlının yıkıldığı dönemimiz bir deprem etkisiyle teknolojik-ekonomik ve kültürel sahada Batı karşısında iki büyük şoka yol açtı. Devleti kurtarma çarelerimiz de teşhis edilen bu tehditlere binaen teşekkül etti. Bugün de hala bu durumun artçı akisleri ve şoklarını yaşıyoruz. Medinemiz yeni dönemde hangisinin merkezinde teşekkül etmeliydi? Buna verilen cevapların mezkûr iki uçluluğu bitmeyen kısır döngüleri var etti.
Bir varlık ne olacaksa ona göre var edilmiştir. Aklı ve ruh ile olacağa akıl ve ruh, el ile olacağa el, içgüdüyse içgüdü verilmiştir. İnsan, tarih metafiziğinin kendisinde oluşturduğu ben algısı yani kimlik ve kültürü var eden köken, süreç ve amaç bilgisiyle, mevcut “habitus”u içinde var olduğu alışkanlıklarıdır. Ben bilinci denilen şey de bunlar üzerinde inşa olunarak şahsiyetin zeminin oluşturur. Duygudaşlık zemini oluşturan dil, din, tarih şuuru, coğrafya, musiki gibi unsurlar mefkûre ve mensubiyetin esası olan müşterekler üzerinden bir biz anlayışı teşekkül eder. Duygudan mefkûreye giden yolda ise terbiye ve eğitim durmaktadır. Ziya Gökalp'in işaret ettiği üzere “Millet ne irkî, ne kavmî, ne coğrafî ne siyasî, ne de iradî bir zümre değildir. Millet lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça (estetik) müşterek olan, aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşmuş bulunan bir topluluktur.” Gökalp ve bu sözler çok ezber bozucu belki ama daha önce İbn Haldun'dan aktardığımız ve önemine binaen teyiden tekrar vermek istediğimiz bir arada yaşama, yekdiğerini savunma, uzun süren temas, birlikte yetişme ve süt emmenin durumunun meydana getirdiği rabıta ile hayat ve mematla ilgili olan içtimai zaruretler ve kader birliğine iştirak esaslarında imdada koşma ve yardımlaşma çerçevesinde oluşan bir millet anlayışı ve bu zemindeki milliyetçiliğimizin ne kadar yanlış tarifler ve ideolojik körlüklerle ötekileştirildiğini, yok sayıldığı, bu yolla milli bünyenin nasıl zarar gördüğünü görmek noktasında fevkalade önemlidir.
Millet ve milliyet, tarih kadar eski ve bunlardaki mutazammın değerler de aynı zeminde derinleşirken, bunlara bağlı olan milliyetçilik lafzı teşekkül ettiği dönem kadar muasır ama mefhumundaki tarih metafiziği ve alışkanlıklar kadar eskidir yani insan kadar kadim ancak onun kadar tazedir. Türk milliyetçiliği Osmanlı çökmekte iken, devleti kurtarmak endişeleri içinde mefhum olarak var olan milletin geleceğe yürüme iradesi olarak zuhur etti. Yani yeni bir millet oluşturmak, yeni değerler var etmek, bir kavramın yerine ötekini ikame etmek için değil; devleti ve milleti geleceğe taşımanın bir gerçeği olarak ortaya çıktı. Kökeninde ötekileştirme değil kendi varlığını sürdürme iradesi vardı. Bu sebeple milliyetçilik anlayışımız köken olarak asırlardır bir sürü milleti yönetmiş bir toplum olarak dışlayıcı da olamazdı. Töremiz ve inancımız da buna mani idi. Buna ilave olarak süreçte Türk milleti kendi köken, süreç ve gayesi yani tarih metafiziği ile var olduğu için kendini tanımlamak için başkalarına muhtaç değildi. Bu babda yaşanan ideolojik ve fikri sızmalar modernite bağlamında yaşanan savrulmalardır. Millet kavramına dair örneğin, gidip bir siyonistle akıldaşlık eden birisinin köksüz ve maksatlı bir fikir zemini var demektir. Bu bakımdan Türk milliyetçileri kendilerini başkalarıyla tarif etmezler. Ötekine ihtiyaçları yoktur. Bunun bir adım ötesi ise devlet ve millet korumak ve kurtarmak üzere teşekkül eden bir milliyetçiliğin düşmanlık üzerinden tezahürü de söz konusu olamazdı. Gayesi nizam-ı âlem ve ilayı kelimetullah yani kızıl elma olan bir milletin komplekslerle, görgüsüzlüklerle daha dün millet olma seviyesine gelmiş tipler gibi davranması elbette beklenemezdi. Süreçteki tüm savrulmalar ana gövde ve mefkûreyi konjonktürel şartlarda yanlış anlamak veya maksatlı çarpıtmakla alakalıdır. İşte tam burada batıcılıkla malul hayatımızda teknolojik-ekonomik ve kültürel önceliklerle hareket eden zihniyet dünyaları farklı reçetelerle aynı amacı ön gördüklerini düşünmeden millet hayatını çarpıştırıp durdular. Milliyetçiliğimize yani kendiliğimize medeniyetçi bir yönü muhteva eden bu arayışlar bür üçüncü yol üzerinde uzlaşıp milli çizgide birleşmeyi henüz başaramadı.
Peki çözüm ne ve nerede idi? Tanpınar aynı eserinde “Bir medeniyet, günün efendisi olmalıdır. Biz artıkla yaşıyoruz… Ne şarka, ne garba, ne falana feşmekâna bağlıyım; bize bağlıyım” tespitleriyle hem durumu ortaya koyar hem çıkışın kapısını aralayıp bırakır. Neyle hesaplaşıp, nereden başlayacağız? Milliyetçiliğimizle kendini müdrik akıllarımız, kalplerimiz ve zevklerimiz deruni bir hayat sezgisiyle medeniyetinin insan ve hayat çerçevesini âlemden devşirmenin yolunu inşallah arayacak ve bulacaktır. Modernleşme tarihimiz umumen, hastalıklı taksimle Türk sağı ve solu arasında geleceğe dair tasavvurların kavgasıdır. Muasırlaşmak Türk milleti ve İslam olmakla tenakuz teşkil eder mi?
Bilmeyen ne bilsin bizi bilenlere selam olsun!