Ayasofya Câmii'ne "Bizans Müzesi" hakâretinin sahîh târihçesi (67)

-----

<p>Ve darbe üstüne darbe: L̃aik hukûk, l̃aik maârif, (Totaliter Rejim kurmak emeliyle onlarca insanın îdâm edilip cesedlerinin günlerce teşhîr edildiği) müretteb “İzmir Sûkisadi” ve bilbahâne (Kâzım Karabekir Paşa ve arkadaşlarının şahsında) yok edilen muhâlif siyâsî teşkîlâtlanma, Kemalist tedhîş siyâsetinin âleti olarak kullanılan Takrîr-i Sük̃ûn Kânûnu ve İstik̆l̃âl̃ Mahkemeleri, Şeyh Saîd Vak’ası, İstik̆l̃âl̃ Mahkemelerine sevk̆etmek sûretiyle bütün matbûâtın yularlanması, barbar Şapka Siyâseti (şapkaya muhâlefet “cürmü”yle veyâ sırf bu husûsta bir îtirâz serdettiler diye -Şalcı Şöhret Bacı gibi garîbân dâhil- yüzlerce Mü’mini darağaclarına veyâ zindanlara göndermek şeklinde en zâlimâne usûl̃lerle tatbîk̆ etmekden çekinilmiyen şapka siyâseti), 1930’daki Kubilay Fâciasının “İrticâ” yaftasıyle topyek̃ûn Müslümanlığı tepelemek için câniyâne istismârı, 1 Şubat 1933’te&nbsp; Bursa’da (câmi cemâat̃inin mâsûmâne bir ibâdet hürriyeti talebinden ibâret) Sahîh Ezân Hâdisesi (ve bu vesîleyle îrâd edilen “Bursa Nutku”, peşinden, -mûtâd vechiyle- tedhîş mahkemeleri, zulüm, zindan, maddî-mânevî işkence,&nbsp; bütün Memleketi saran yeni bir tedhîş dalgası), ilh&hellip; (Bütün bu vâkıalar hakkında, hassaten –<i>Yeni Söz</i>’de münteşir- “Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi” başlıklı vâsi araştırmamızda ve <i>Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar; Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi; Türkiye’de 1920’li, 30’lu Senelerde Tercüme Faâliyeti</i> gibi kitablarımızda –dâimâ riâyet ettiğimiz ilmî usûl̃ mûcibince- mevsûk îzâhat vermiş, bâzılarını mufassalan ele almış bulunuyoruz&hellip;)</p><p class="MsoNormal" align="left"><o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">İşte “Ayasofya Bizans Müzesi” darbesi bütün bunların üzerine geldi ve ellerinden her çeşid kendini ifâde ve müdâfaa vâsıtası alınmış, ezilmiş, yıldırılmış, sindirilmiş bir hâl̃deki Müslümanlardan çıt çıkmadı; şurada burada semâya yükselen âh-ü-enînler olduysa da, bunlar efk̃ârıumûmiyede yankılanmadı, yankılanamazdı!<o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%;"><b>Milletimizin Ayasofya Câmii hasreti<o:p></o:p></b></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">Evet, sindirilmiş Milletimizin, kendisini tâ can evinden vuran Ayasofya Fâciası karşısında sesi çıkmadı, çıkamadı. L̃âkin millî bekâmızın remzi olan bu ecdâd yâdig̃ârına karşı duyduğu hasret, için için, âdetâ bir kara sevdâ hâl̃inde devâm etti. <o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">1930’lu senelerin başlarından 1940’lı senelerin sonlarına kadar, bu hasret, hep sînelerde mahfûz kaldı. <o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">Derken, matbûât piyasasında, Müslümanlığa sâhib çıkan ve Müslümanlık hakkında efk̃ârıumûmiyeyi aydınlatmayı gâye edinen (İslâm muhibbi) mecmûalar görünmiye başladı ve sayıları zamânla bir hayli arttı. Bu mâhiyetteki ilk mecmûa, rahmetli Eşref Edip (Fergan; Serez, 1882 – İstanbul, 15.12.1971, Edirnekapı Şehîdliği) tarafından neşredilen <i>İslâm-Türk Ansiklopedisi Muhitülmaarif Mecmuası</i> olsa gerek. -Tesbît edebildiğimiz kadarıyle- Ayasofya’yı, mâl̃ûmât vermek şeklinde de olsa, ilk def’a -1 Nisan 1943’te- bahis mevzûu eden, bu mecmûa; Ayasofya’ya câmi statüsünün iâde edilmesini taleb eden ilk mecmûa da, -Ağustos 1948’de- onun devâmı olan <i>Sebilürreşad</i>’dır. (<i>İslâm-Türk Ansiklopedisi Muhitülmaarif Mecmuası</i>, 1941 senesinde neşir hayâtına atıldı; ilk cildi, 15 Mayıs 1943’te, 50. sayıyle, ikinci cildi, -Birincik̃ânûn 1943 târihli 51-52. sayılarla başlayıp- (15) Nisan 1948 târihli 100. sayıyle tamâmlandı. <i>Sebilürreşad</i> ise, bir evvelki mecmûayle aynı şekil ve muhtevâda, sâdece ismi değişmiş olarak, 1 Mayıs 1948’de intişâra başladı, 1966 senesinde, 362. sayıyle kapandı. <i>Sebîlürreşâd</i>, daha evvel de, 1908-1925 senelerinde 641 sayı neşredilmiş –evvel̃â <i>Sırât-ı Müstak̆îm</i> ismiyle-, 1925’te Kemalist tedhîşçi siyâsete hizmet eden Takrîr-i Sük̃ûn Kânûnu’na istinâden kapatılmış, Eşref Edip de, başka bir grup gazeteciyle berâber –gözdağı vermek maksadıyle- İstik̆l̃âl̃ Mahkemesi’ne sevk̆edilmişti. –Bu hâdiseden ve mâhûd Kemalist Tedhîş&nbsp; Mahkemelerinden <i>Yeni Söz</i>, 4-19.8.2019/314-327’de Yalman vesîlesiyle bahsettik.-&nbsp; Muâsır târihimizde mümtâz bir mevk̆ii hâiz olan bu mecmûanın Osmanlı har̃fleriyle neşredilmiş bütün sayıları, muhtelif neşriyâtıyle Milletimize büyük hizmetlerde bulunan kıymetli araştırmacı, velûd muharrir Ertuğrul Düzdağ tarafından –Allâh feyzini arttırsın-, seneler süren çok sabırlı bir çalışmayle, L̃atin harflerine çevrilmiş, Mart 2012’den îtibâren, cild cild, Bağcılar Belediyesi tarafından basılmıştır. Allâh, emeği geçenlerden râzı olsun!) <o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%;"></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%;"></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%;"><b>Böyle bir şey “Millî Şef” devrinde nasıl mümkün olabildi?<o:p></o:p></b></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">Mâl̃ûm olduğu vechiyle, 1940’lı senelerin ortalarından îtibâren, siyâsî bakımdan, dünyâda ve Türkiye’de çok şey değişmiye başlamıştı. En mühim yeni inkişâf, Birleşmiş Milletler Teşkîl̃âtı’nın têsîsi ve Amerika’nın (Türkiye dâhil) Avrupa memleketlerine Marshall yardımı yapması, bu çerçevede, husûsen Amerika ve İngiltere’nin Türkiye’ye müteaddid fırkalı rejimi dayatmasıydı. <o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">“Millî Şef” Hük̃ûmeti bu talebi yerine getirecek, Rejimin totaliter özünü değiştirmeden, müteaddid fırkalı siyâsî rejime geçecek, böylece, Türkiye’ye mahsûs bir totaliter rejim modeli peydâ olacaktır: Kemalizmin resmî ideoloji statüsünden vazgeçilmeden, bütün siyâsî fırkalar Kemalizm ortak paydasında birleşmek ve bütün vatandaşlar da –beşikden mezara kadar- Kemalist Totaliter İdeolojinin beyin yıkama ameliyesine tâbi tutulmak, dîğer tâbirle Kemalist olmak bir vatandaşlık mükellefiyeti olarak devâm etmek şartıyle, g̃ûyâ “cumhûriyetci” (veyâ “demokratik”), g̃ûyâ “plüralist”, g̃ûyâ İnsan Haklarına müstenid bir siyâsî rejim&hellip; Tam da Sel̃ânik’in Münâfık sînesinden neş’et etmiş bir rejime yakışan hâl̃!<o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">Buna rağmen, Kemalizm tabusuna dokunmamak şartıyle, mahdûd ölçülerde olsun konuşabilme hürriyeti, Müslümanları sımsıkı kuşatan cendereyi bir parça gevşetti ve bu vasatta Ayasofya Câmii talebi de yüksek sesle tel̃affuz edilir oldu&hellip; Çok geçmeden, Ayasofya’nın “Bizans Müzesi” statüsü aleyhinde bildiriler neşredilmiye, nümâyişler tertîb edilmiye, bu statüyü değiştirtmek için hukûkî ve siyâsî teşebbüslerde, faâliyetlerde bulunulmıya başlandı&hellip; İlk def’a 1948’de alenen tel̃affuz edilen Ayasofya Câmii talebi, 1950’lerde iyice yaygınlık kazandı, her geçen gün daha fazla kitleleşerek devâm etti, Mütehakkim Zümreyle takrîben yetmiş sene didişerek, nihâyet 2020’de hedefine ulaştı&hellip; <o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">İşte, bu Fasıl’da, Ayasofya ile al̃âkalı bu inkişâfları bahis mevzûu edeceğiz. Bittabi, ana hatlarıyle, sür’at̃le&hellip; (Ve göreceğiz ki Memleketimizde Ayasofya Dâvâsı uğrunda mücâdele ile İsl̃âm Dâvâsı uğrunda mücâdele iç içe geçmekte, birincisi ikincisinin mütemmim cüz’ü mâhiyetinde bir seyir tâk̆îb etmektedir&hellip;)<o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">Mâmâfih, yetmiş küsûr sene zarfında olup bitenleri içinden yaşar gibi hissetmek, hissettirebilmek emeliyle, birçok vesîkayı, (müsbit vesîkayı) yine bütünüyle veyâ kısmen nakletmekden ictinâb etmiyeceğiz. (Muhakkak ki bunların olduğu gibi nakli, aynı zamânda, dâvânın –ileri sürdüğümüz dâvâ her ne olursa olsun, onun- isbâtının elzem şartıdır&hellip;) <o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%;"><b>Dolaylı da olsa, ilk “kıpırtı”, bizzât Ayasofya Bizans Müzesi Müdürü Ali Sami Boyar’dan<o:p></o:p></b></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">“Ebedî Şef” tarafından “Bizans Müzesi” yapılmış Ayasofya’nın tekrâr câmi statüsüne dönmesi gibi bir talebde bulunmadan, ondaki Türk emeğine dikkat̃i çeken bir makâle, “Millî Şef” devrinde, bizzât Müzenin Müdürü Ali Sami Boyar tarafından neşredildi. <o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">Ali Sami Boyar’ı gayrete getiren sâik̆, Avrupalı müsteşrik̆lerin eseri olup 1940’lı senelerde, Maârif Vek̃âleti tarafından tercüme, tâdil ve il̃âvelerle neşredilen <i>İslâm Ansiklopedisi’</i>ndeki “Ayasofya” maddesi olmuştur. <o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">Esâsı Prof. K. Süssheim tarafından kaleme alınmış bu maddede, Müellif, Ayasofya’yı bir Bizans eseri olarak fevkal̃âde medh-ü-senâ ettikden sonra, Türklerin onda sâdece menfî bir têsîri olduklarını ileri sürüyor. Onun kanâatince, zâten Türkler böyle âbidevî san’at̃ eserlerine vücûd verme kâbiliyetinden mahrûmdur ve inşâ ettikleri bütün câmiler de Ayasofya’nın aşağı derecede bir taklîdidir&hellip; <o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">En fâhişi bu iddiâsı olmakla berâber mezkûr müsteşrik̆in hatâları bu kadarla da kalmıyor, o, Ayasofya’nın yapısı ve târihi hakkında dahi hatâlı bilgiler veriyor&hellip;<o:p></o:p></p> <p class="Default" align="left" style="margin-bottom: 12pt; line-height: 115%;">Ayasofya hakkında sağlam bilgilerle mücehhez bulunan Ali Sami Boyar, pek de hüsniniyet sâhibi olmadığı intibâı bırakan Müsteşrik̆in hatâlı iddiâlarını tek tek cerhediyor ve onunla berâber, bu makâlenin tashîh ve tâdilinden mes’ûl̃ olan Arkeoloji Doçenti Arif Müfid Mansel’in de –ilim adamlarına yakışmıyan- tavırlarını tenk̆îd ediyor; çünki bu makâleyi hazırlarken, bilgilerinin doğruluğunu tahk̆îk̆ etmek için Ayasofya’ya gelmek, orada bizzât tedk̆îk̆ yapmak zahmetine katlanmamışlardır&hellip; <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal">Ali Sami Boyar’dan, yukarıda, Mustafa Kemâl̃ tarafından yıktırılmış Ayasofya Medresesi üzerinde dururken bahsetmiştik. Bizde bıraktığı intibâa göre, Boyar, geniş müktesebâtı olmak yanında, haysiyetli ve millî hisleri kuvvetli bir şahsıyettir. Onun Ayasofya’daki Müslüman damgasını müsbet mânâda tebârüz ettirişi de, daha ziyâde Türklük gayretiyledir. (Boyar, İstanbul’un Fethinin 500. Seneidevriyesi münâsebetiyle, bu mübârek hâdiseyi şükrânla yâdetmek için, İstanbul’da “Marmara’ya hâkim bir mevki olan Sultanahmed Atmeydanının –Hipodrom- deniz tarafının bitimindeki sırta” muazzam bir Fâtih heykeli dikilmesini istemişti&hellip;<o:p></o:p></p>