Ayasofya Câmii'ne "Bizans Müzesi" hakâretinin sahîh târihçesi (60)
-----
2023-01-06 00:00:00
<p><b style="text-indent: 0cm;">“Taassub yılanını mutlakâ ezmek l</b><b style="text-indent: 0cm;">̃</b><b style="text-indent: 0cm;">âzımdır!”</b></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“Biz bu kötü oyunun bizim etrafımızda tekrar edilmesine
tahammül edemeyiz. Bütün neşriyat projektörlerimizle ortalığı nura boğmak ve
karşımızdaki kirli gayeleri çırçıplak ortaya çıkarmak kendimize karşı da,
insanlığa karşı da vazifemizdir. Hele Milletler Cemiyeti mümessili sıfatını
nasılsa alan ve bu hakla Hataya sokulan papas ruhlu adamların böyle bir cinayeti
Milletler Cemiyeti namına işlemelerine hiç razı olamayız. İnsanlık için barış
ve ve tesamüh ideallerinin en yükseğine bayrak olması lâzım gelen bir Milletler
Cemiyeti, irticaa ve dar emperyalist menfaatlere kör bir âlet olduğunu isbat
ederse varlık hakkını kaybeder.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“Taassup yılanı Milletler Cemiyetinin kucağında ısınarak
yeniden başını kaldırabilmiştir. Bu başı bir daha kımıldanamıyacak şekilde
ezmek, bu noktada en büyük hassasiyeti göstermek mutlaka lâzımdır.” (Ahmet Emin
Yalman, “Başını Kaldıran Bir Yılan”, <i>Tan</i>,
17.6.1938, ss. 1 ve 4. Mustafa Kemâl̃’in himmetiyle –tekrâr-
têsîs edilen bu gazete, Yalman’ın, Zekeriya ve Sabiha Sertel’in, Halil Lütfü
Dördüncü’nün ortaklığında neşrediliyordu ve Başmuharriri, Yalman’dı. Bütün bu
cemâat̃daşlar, bil̃âhare, birbirlerine
düştüler, ayrıldılar; <i>Tan</i>,
Sertel’lerde kaldı; Yalman ise, uzun seneler zarfında Türkiye matbûâtının pek
nüfûzlu bir uzvu olarak intişâr eden <i>Vatan</i>
gazetesini têsîs etti… -<i>Yeni Söz</i>,
3.8.2019/313 ve devâmına mürâcaât-)<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="text-indent: 0cm;"><b>Yalman’ın ve Cemâat</b><b>̃</b><b>inin mantığına nazaran,
“her söylediği ve yaptığı doğru ve İnk</b><b>̆</b><b>il</b><b>̃</b><b>âbları değişitirilemez olan Ebedî
Şef”in Ayasofya İnk</b><b>̆</b><b>il</b><b>̃</b><b>âbı da elbette doğrudur, değiştirilemez ve ne mutlu bize ki o,
“Anıt-Kabir’deki umûmî karârg</b><b>̃</b><b>âhından [Türkiye’yi] idâre etmiye devâm etmektedir”!<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal" align="left">Bu vesîleyle,
Yalman’ın, gazetesinin 10 Kasım 1960
târihli nüshasında işlediği fevkal̃âde câlib-i dikkat̃ ve hak̆îkat̃in tâ kendisi olan bir
tesbîtini de bahis mevzûu etmek istiyoruz. <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left">Mâl̃ûmdur ki (mâmâfih, herkesin
değil, çok az insanın mâl̃ûmudur ki) Yalman’ın ve
Cemâat̃inin nazarında, “Ebedî Şef”, yeni Sabatay Sevi’dir…
Nitekim, “o, l̃âyemûttur; bedeni ölmüştür, l̃âkin mânâsı, fikirleri
ölümsüzdür ve mânâsıyle, Anıtkabir’den Türkiye’yi idâre etmiye devâm
etmektedir…” <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left">Aynı mantıkla, Mustafa Kemâl̃, yeni “il̃âh”dır: <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“O
bir deha idi. Öyle bir deha ki, deryalar kadar engin, ummanlar kadar derin.
Nasıl bir deryadan ve bir ummandan bir avuç su almakla o deryayı ve o ummanı
tanımağa ve bilmeğe imkân yoksa, Atatürk’ü de, icabında bir ömür sarfetmeden,
hattâ bütün bir insaniyet hâlinde, aradan daha bir iki asır geçmeden anlamağa
imkân yoktur! […] O, ne yapmışşa, bir daha yıkılmaz; ne yıkmışsa bir daha
yapılmaz, yerine getirilmez yegâne adamdı. O, ne söylemişse, aksi iddia
edilemez insandı!” (A. N. Kırmacı, “Atatürk ve Gençlik”, aynı gazeteden, s. 3) <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="text-indent: 0cm;"> </p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="text-indent: 0cm;"> </p>
<p class="MsoNormal" align="left">Binâenaleyh, aynı muhâkemeye nazaran, “Ayasofya
Câmii”ni “Bizans Müzesi” yapmışsa, bu da doğrudur, bunun yanlış olduğu iddiâ
edilemez ve Ayasofya bir daha câmi olamaz! Nitekim, -yukarıda naklettiğimiz gibi- M. Uluğ İğdemir öyle
demiyor muydu: <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“Ayasofya,
1935 de, Atatürk’ün emriyle müze haline getirilmiştir. […] Ayasofya Müzesinin
ortadan kaldırılmasını düşünmek, Atatürk’ün anısına ihanet olduğu kadar onun
evrensel düşüncelerini hiçe saymak olur. Türk aydınları böyle bir işi
yapamazlar.” (İğdemir 1976: 88) <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left">Ayasofya’nın l̃aik bir müesseseye
çevrilmesini, “Hil̃âl̃ ve Salîb kavgasını
körükliyenlerin elindeki Taassub sil̃âhının Atatürk’ün geniş
dehâsı tarafından yok edilmesi” şeklinde yorumlıyarak harâretle alkışlıyan
Yalman, (Beynelmilel Siyonizmle ittifâk hâlinde sahneye konulmuş olan) 27 Mayıs
1960 İhtil̃âl̃ini candan destekliyen ve
onun vukû bulmasında da büyük payı olan gazetesinin bu nüshasındaki “Yaşayan
Kuvvet” başlıklı makâlesinde, (bütün Cemâat̃iyle aynı ağızdan) “bu
ebedî rehber”in her yaptığının, her
söylediğinin doğru olduğunu iddiâ ediyor ve “onun, Anıtkabr’inden, Türkiye’yi
idâre etmiye devâm etmesi” vâkıasını büyük memnûniyetle kaydediyor:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“…Atatürk hakkında şahidi olduğumuz manzara nedir? 10 Kasımda
sona eren yıllık merhaleler bizi ondan uzaklaştırmıyor, kendisine bir kat daha
yaklaştırıyor. Niçin? Çünkü Atatürk bizim için artık hatırası anılacak bir aziz
ölü değildir, yaşayan, ebedîleşen, bizi birleştiren, birbirimize yakınlaştıran,
ilerlemek yolundaki azmimizi, şevkimizi tazeleyen bir millî kuvvettir.
Geriliğe, şahsî ihtiraslara karşı hamle yaparken, ona güveniyoruz, ona
dayanıyoruz. Dünyanın bu çok mühim geçit yerinde bekamızı tehdit eden her türlü
dış baskılar ve iç bozgunculuklar karşısında yolumuzu şaşırmaktan onun izinde
yürümek suretiyle korunuyoruz. Bu sebepledir ki Atatürkün ebedî varlığı
etrafında kurulan her türlü an’aneler bizim için mukaddes bir hale gelmiştir.
Bunların hiç birinden vazgeçmeğe razı olamayız, böyle bir şeyin hatıra bile
getirildiğini görürsek güceniriz, üzülürüz. <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="text-indent: 0cm;"><b>“Atatürk, Gencliğin İrticâa karşı
olan mukâvemet hareketini, (Etnoğrafya Müzesi’ndeki muvakkat</b><b>̃</b><b> kabrinde) yattığı
yerden idâre ediyordu”<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“1951 de kütlelere dayanmak, münevverleri harcamak, Atatürkü
ve inkılâplarını unutturmak fikrinin Demokrat Parti iktidarının demagogları
tarafından ilk ortaya atıldığı günleri hatırlıyorum. Bunların karşısına kim
çıkmış, yollarını kim kesmişti? Başlarında inkılâp, terakki ve Millî Birlik
ideallerinin ebedî koruyucusu haline gelen Atatürk bulunduğu halde Atatürk
gençliği…<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“Bu gençlere şöyle denilmişti:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“- Öğrenici sıfatiyle siz siyasetle meşgul olamazsınız.
Derslerinizin başına gidiniz. Bizim işimize karışmayınız.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“Onlar şu cevabı vermişlerdi:<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“- Biz siyasetle
uğraşmıyoruz. Atatürk’ün bize olan emanetlerini korumak yolundaki mukaddes
vazifemizi yerine getiriyoruz.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“O günlerde Atatürk, Etnoloji müzesindeki muvakkat kabrinde
yatıyordu. Bana öyle geldi ki Atatürk, irticaa karşı olan mukavemet hareketini,
her zor durumda belirttiği üstün liderlik vasıflariyle yattığı yerden idare
ediyordu. <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="text-indent: 0cm;"><b>“Gazetemiz, o sıralarda, İrticâ ile
göğüs göğüse çarpışıyordu”<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“Hayatta iken her fena ihtimali düşünmüş, ona göre tedbirler
almış, gençliğe güvenmiş, gençlere vazifeler vermişti. <o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“Gazetemiz o sıralarda irticala göğüs göğüse çarpışıyordu.
Malatya suikasdı ile neticelenen bir hareketin ön saflarında, gençlikle omuz
omuza mücadelemizi yürütüyorduk. O günlerde sık sık muvakkat kabri ziyaret ettim.
Atatürk’ün mânevî varlığından kuvvet aldım, mücadeleye devamın tarzı hakkında
ilham aldım.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="text-indent: 0cm;"><b>“Anıtkabir, Başkumandanın -Türkiye’yi
idâreye devâm edeceği- ebedî karârg</b><b>̃</b><b>âhıdır”<o:p></o:p></b></p>
<p class="MsoNormal" align="left" style="margin-left: 1cm; text-indent: 0cm;">“Günün birinde Anıt-Kabir tamamlanınca, Atatürk’ün oraya
taşınması bana bir ölünün mezarına getirilmesi intibaını vermedi. Başkumandanı
nihayet ebedî karargâhına götürdüğümüz hissinin tesiri altında idim. Yüz
binlerce vatandaşın sokaklara döküldüğü, pencerelere dizildiği o gün binlerce
kişi ile beraber Anıt-Kabre doğru adım adım yürürken, bana ebedîlik sahalarında
ilerlemek imkânını bulmuşum gibi geldi. Derin bir vecd içinde unutulmaz saatler
geçirdim.<o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal"><o:p> </o:p></p>