Aliya yahut Kültür/Sanat/ Ahlak yahut İnsan Kalabilmek

-----

Aliya İzetbegoviç Doğu-Batı Arasında İslam eserinde, “İlim adamları sadece kendi devirlerine, şairlerse bütün zamanlara aittir s.214.”, tespitiyle ne murad eder? Aliya için kültür, tarihin ötesinde kalması ne demektir?

Bu sorunun cevabını almak için Aliya'nın tarih ve kültür bakışına nüfuz etmek icap ediyor; daha doğrusu onun insan kavrayışını bilmek gerekiyor.  Özgürlüğe Kaçışım eserinde Aliya “İnsan ruh ve bedenden oluşan iki yönlü bir varlıktır. Beden, “ruhun bineği'nden başka bir şey değildir. Bu binek tekâmül etmiştir ve netice olarak kendi tarihi vardır. Öte yandan ruhun ise tarihi yoktur, Allah'ın nefhasını almıştır. İnsanın ilk yönü bilimin, ikinci yönü ise sanat ve estetiğin mevzuudur s. 167.”, der. Aliya'nın bu tespiti bir diğer mustarip Nurettin Topçu'nun “Sanatkâr, tabiat ve kâinat varlıklarının evrensel dengesine ve derin sırrına ulaşmak isteyen, bu ahenk ve sırda kendi varlığının mutlak tasdikini, bir kelime ile kurtuluşunu arayan insandır", "Sanatkâr kâinatı bir hamlede aşarak tek tamamlayıcı olabilen tabiatüstünü ister. İrade kendini tamamlayacak şeyi varlıkta arar ve eşyaya bağlanır; onda kurtuluşu aramaya başlar. Bu kurtarıcı vehimden, insanın bütün iradi kuvvetleriyle kendisinden başkasına sığınması demek olan aşk doğar", tespitlerini düşündürüyor. İnsanın sanat ile tabiat ve tarih üstüne bu sebeple yönelir.

Aliya'nın, “Kültür bir bakıma zaman dışı, tarih dışıdır. Onun yükseliş ve düşüşleri vardır; ama alışılmış manada ne gelişmesi, ne de tarihi vardır. Sanatta, bilimde olduğu gibi “bilgi” veya tecrübe birikmesi yoktur. Anlatım gücünün, bir gelişme neticesi olarak artmasını müşahede etmiyoruz. Uygarlığın taş devri ve atom devri vardır, kültürde böyle bir gelişme yoktur. DBİ, s.209” ifadeleri bizi aynı zamanda onun uygarlık ve kültür ayrımına taşır. Aliya için uygarlık yani medeniyet Akif'in de dediği gibi tek dişi kalmış bir canavar olan teknik, teknolojidir. Kültür ise içe derinleştiğimiz tarih dışı ilkelerimizin yoldaşıdır. İşte bu yüzden bir ülkede kültür ve sanat beka meselesidir.  Aliya, “Akılcılar, materyalistler, tarihi bir bakıma doğru bir çizgi üzerinden seyreden gelişme olarak telakki ederler. Bu onların başlıca özelliğidir. Onlara göre, dünyanın gelişmesi sıfırdan başlamıştır.  Tarih de, zikzaklı hareket etmesine ve ara sıra geriye doğru gitmesine rağmen devamlı bir ilerleme sayılmaktadır. Şimdiki zaman daima geçmişe nispetle daha ileri, geleceğe nispetle daha geridir. Materyalistlerin, tarih tabiriyle, insan hayatının maddi reprodüksiyonunun gelişmesini, yani eşya tarihini-onları yapan insanın tarihini değil-kastettiklerini hatırlarsak bu tutumu daha iyi kavrayabiliriz. Fakat bu, insanlığın kültür tarihi değil uygarlık tarihidir. İnsan ve kültür tarihi ise sıfırdan başlamaz ve doğru bir çizgi üzerinde de seyretmez s. 230.” tespitleriyle gösterilmek isteneni açık seçik ortaya koyar. Aliya insani özümüzü yozlaştıran modernist bakışa tersten bakar. İlerlemeci bakışın bir göz boyama olduğunu insan tekniği ile kültürünün aynı gelişme çizgisinde olmadığını kadim Afrika ve Amerika yerlilerinden örnekler yanında Cicero ve Seneca'dan yola çıkarak izah getirir. Ona göre “Çünkü sanat “gelişmiş” ve “gelişmemiş” mefhumlarını tanımaz. Folklor, müzik, şarkı ve danslar ve bilhassa danslar bakımından siyah Afrika gerçek manada bir süper güçtür DBİ, s.213.”, tespitle muradını ortaya koyar. Sömürgeciliğin ve modernizmin ana kavramlarını ve toplumlarda güvensizlik ve taklit duygusu uyandıran aldatmacasına böyle bir mukabelede bulunur.

Aliya için kültür, “Niçin yaşıyorum?” sorusuyla ilgili statik bir konudur; uygarlık ise ihtiyaçlarımızın tatmin edilmesi tarzının devamlı ilerlemesidir. Birisi hayatın manası, öteki ise hayatın tarzı meselesidir. Uygarlık tırmanan bir hat üzerinde seyreder; ateşin keşfinden başlayarak su değirmeni ve demir ve bunun arkasında yazı ve makine, atom enerjisi ve uzay uçuşlarına kadar… Kültür ise hep araştırır, geri döner yeniden başlar DBİ, s. 214.” İşte böyle olunca kültür bizi farklı kılan ve var oluşumunuzu anlatan ilkemiz olur.  Bu sebeple kültürün gelişmişlikle değil özgünlükle alakası vardır. Aliya bu kültür mefhumu içerisinde ahlakı da değerlendirir. “Ahlakın asıl istekleri zaman, mekân ve sosyal şartların tesiri altında değildir. Sosyal ve siyasi düzenlerin, gelişme derecelerinin ve hatta inançlarla dini sembollerin büyük çeşitliliği karşısında ahlaki prensipler dünya çapında hayret verici bir benzerlik arz etmektedir… Ahlak ölçülerinin tarihi ve diğer hallere bağımlılığını göstermek üzere ortaya konulan örnekler ahlakın ana prensipleriyle değil, sadece şekil veya davranış tarzıyla alakalıdır. En önemli hususlarda ise, bilakis, fevkalade bir uyum ve değişmezlik göze çarpar DBİ, s. 215.”, derken tarihin ve insanın yorulduğu yerde çıkışın gerçek ve sahih kültür, sanat ve ahlak olduğunu çok veciz ortaya koyar. Sanatı ve ahlakı öteleyen tüm zeminlerin tüm yorgunlukların altında ezileceği ise bu bakışla memuldür. Aliya açısından ahlakın haddizatında bir tarihi yoktur, değişen ifade şekli vardır ve esas hep aynı kalır. Kökenleri itibariyle sanat ve ahlak bizi kültürün dünyasında özümüze kavuşturur ve oradan yükseltir. Tam burada Nurettin Topçu'ya söz geliveriyor: Kültür ve Medeniyet eserinde “Musiki temizleyicidir: genç ruhu bulaştığı kirlerden temizler: ondaki dikenleri ayıklar. Musiki ile temizlenemeyen ruh havalanamaz, uçamaz. Yerdeki bütün bayağı ihtiraslara bulaşır, kirlenir ve kararır, körleşir ve hoyratlaşır. Musikinin gerçekten insana doldurduğu "sonsuz varlığın sezgisidir. Bizde erittiği ise kirlerimizle zaaflarımızdır. (...) Musiki bizi varlıkla birleştirir; çokluktan ve çokluğun ezasından kurtarır. Musiki ruha hürriyet vaat eder, hür oluşun ümidini sunar", diyen Topçu, Aliya ile müşterek dünyanın insanları olarak bir yerde buluşuverir. Topçu, “Şüphesiz ki ahlak insanda, iyinin değeri hakkında tam bir kanaat oluşunca gerçekleşebilir” İyiliğin egzersizi, onun bilgisinden önce gelmektedir.”, derken ahlakın bilimi aşan idrake bağlanan doğasını göstererek Aliya ile kol kola bize gülümser. Aliya tam burada Özgürlüğe Kaçışım eserinde “Ahlak, iyilik lehine ve kötülük aleyhine özgür ve bilinçli bir seçim gerektirir s.176.”, şeklinde mukabele eder.  İkisine de rahmet olsun…

Nihayet Aliya, “Sanat bilgi değil idraktir. Ama akıl ve tahsil vasıtasıyla değil, gönül, sevgi ve ruh sadeliğiyle DBİ, s.218.” dedikten sonra “Kültürde tarih yoktur, insan ise dünyanın gelişmesinin sabitesidir”, diyerek “modernizm maymunu” olmuş tüm asalak akıllara ve küreselleşmenin peşinde sürüklenen taşeronlara kültür ve insan üzerinden yerlerini hatırlatmak ister. Gelişmişlik ve geri kalmışlık komplekslerinden uyanıp kültür, sanat ve ahlakın dünyasında özümüze yani geleceğe yürümek için eksiğimiz nedir? Patriot ve S-400 kadar bir Dostoyevski de gerekmiyor mu bize? İşte Aliya üçüncü yolu, insan sabitesini, insan kalabilmenin usulünü tam burada gösteriyor. Tarihin sanat ve ahlak özümüze ulaşmada nasıl bir değerimiz olduğu, dilimizin bu meyanda nasıl bir vasıta olacağı üzerinde düşünülesi mevzulardır.

Vesselam