Aliya, BM düzeni ve Suriye
Bosna Savaşı ardında bıraktığı pek çok ders cümlesinden olarak BM ve Uluslararası sistemin mükerrer mantığını bize gösterdi. Bu dersi bu savaşın doğrudan muhatabı olan Aliya'nın sözlerinden takip etmek durumu gerçekçi ve otantik bir şahitlikle tespit bakımından fevkalade önemlidir. Bu dersi bugün Suriye'de yeniden alıyoruz. Aliya bu konuda meseleyi yaşadıklarını fikrimize aktarır, eleştirilecek bir BM ve uluslararası düzen yapısını açıkça gösterir.
“-1992'de- artık bağımsız bir devlet olduğu açıklanan Bosna-Hersek, uluslararası camia tarafından bağımsız bir devlet olarak tanınmış ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nda bir sandalye elde etmişti. Tüm üye devletleri şahsi ve kolektif savunma prensibi, Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın temel niteliklerinden biridir ki bu husus 51. maddede belirtilmiştir. Buna göre biz artık Bosna-Hersek'in kurtulduğunu ve her türlü saldırıya karşı korunacağını düşünmüştük. Bildiğiniz gibi bu böyle olmadı. Bize düşen tek şey kendimizi savunmak oldu.” (Aliyya İzzetbegoviç, Geleceği Yenilemek, Der. Asım Öz, İst. 2017, s. 80) İşte Bosna savaşı Aliya'nın gösterdiği düzene bu güvenle başlayıp her defasında olduğu gibi hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştı.
Peki Avrupa ve BM düzeni bu süreçte ne yaptı? Aliya'dan dinleyelim; “Mitterand'ın gelişi -1992 Haziranındaki Bosna ziyareti kast ediliyor- onun(ABD) müdahalesini önledi. Geldiği günlerde tansiyon çok yüksekti, vaziyet patlayacak bir balonun halini andırıyordu. O, balona iğne soktu ve havasını aldı. İşler artık hukuk, adalet ve uluslararası yasalara bağlı olarak işlememeye başladı. Herşey merhamet meselesine indirgendi. Bosna-Hersek'in haklarını savunmak yerine, uluslararası topluluk bize merhamet etmeye ve sadaka yollamaya girişti. Rüzgar bu yönde esmeye başlayınca tarihimizin bir sayfası daha çevrildi. Bundan sonra artık bize, sözlü olarak bile olsa, ne bir destek verildi ne de bir müdahale talebinde bulunuldu. Sadece insani yardım hakkında konuşabileceğimiz muhataplarımız vardı, yardım istiyor muyduk istemiyor muyduk? Mitterand'ın gelişi uluslararası topluluk yeni bir politika başlattı. (Geleceği Yenilemek, s. 80)” Hukukun yerine merhamet ve insani yardımı koyarak topun taça atılışı bugünlerde de çok yabancısı olmadığımız durumlardan. Bosna tecrübesinin bu tavrın ışığından unutmamak gelecekte tekerrürlere karşı uyanık kalmamızı sağlayabilecektir. Umutların boşa çıkışını ve uluslararası toplum denen şeyin bir milleti nasıl iğfal ettiğini Aliya çok açık söyler: Saraybosna sakinlerinin Başkan Mitterand'dan yana umudu –en az sonrasından hiçbir şey yapmadığını görmemizin ardından yaşadıkları hayal kırıklığı kadar- büyüktü… Yıkılmış şehrin vaziyetini gördükten, öldürülen şehir sakinlerinin sayısını öğrendikten ve genel olarak kıtlık çeken şehrin haline tanık olduktan sonra bütün bunların ona derinden tesir edeceğini ve onu artık bir şeyler yapması hususunda uluslararası toplumu harekete geçirmeye sevk edeceğini düşünmüşlerdi. Saraybosna halkının umutlarını itiraf edeyim ki ben de paylaşıyordum. Fakat umutlar boşa çıktı. (Geleceği Yenilemek, s. 93)” Düşünün ülkenizde şiddete dayalı bir zorbalık ateşi yanmış ve kapınıza dayanıp canınıza ve daha kötüsü karınızın, kızınızın ırzına tasallut etmesi vaki ve işten bile değil ve siz Mitterand'a umut bağlamışsınız. Ahh Araknım, Bosnam, Yemenim, Uluğ Türkistanım, Doğu Türkistanım ahh Filistinim ve daha pek çok mazlum yer işte umudun buna, bu vicdan fukaralığına bağlı!
Umutlar bu iken yapılan neydi? Aliya bunu da veciz bir şekilde anlatır: “Tam olarak gün belirtemeyeceğim ama bu senenin sonbaharında, -1993 kast ediliyor- Ekim ayında böyle bir ihtimale –askeri müdahaleye- olan inancımı kesin olarak kaybettim. Londra Konferansı kararları ölü cümlelerden ibaretti. Konferansın tüm kararlarının da gerçekleştirilmiş olmayacağı görülmekteydi ve uluslararası topluluk bir şeyler olsun diye çalışmayacaktı. Bu andan itibaren onlara inanmamaya başladım; yavaş yavaş kendime döndüm ve halkımı da bize kendimizden başkasının faydası olmayacağı, kendi kendimize bel bağlamamız gerektiği noktasında uyardım. (Geleceği Yenilemek, s. 95)” Ölü cümlelerden ibaret konferansları ne kadar çok gördük ve görüyoruz değil mi? Mahut konferanslarda taça atılan toplar zorba ve zalime verilen mühlet ve teminat oluyor ve olmaya devam ediyor. Aslında verilen bu mesaj sorunun kim lehine çözülmesi istendiğinin de örtük mesajı oluyor.
Sonuçta ne oldu olan insanlığın istismarı ve zorbalıkla sona zorlamaktı. Aliya konuşsun son kez: “Bütün görüşmeler çok sıkıntılı bir atmosfer içinde geçmiştir. Kurbanların temsilcileri ile katliamların müsebbibi olan kişiler oradaydı. Owen, Wance, Stoltenberg ve diğerleri önünde, medeni bir devlet oluşturma çabasının müzakerecileri olarak tartışmak zorunda bırakıldık. Hava kırılmış gibiydi ve atmosfer hiçbir şekilde normal değildi. Bu müzakereleri çok basitçe kabul etmek zorunda kaldık, zira her defasında “Müzakerelerin olmamasının suçlusu kimdir?” türündeki aynı mantıksız soru ortaya atılıyordu. Bosna-Hersek böyle bir suçlamayı üzerine alamazdı. Bu müzakerelere gelmeyen taraf durumuna düşemezdik. Böyle bir riske giremezdik. Bu müzakerelere gidişimizi ne kendimi toplumumuz ne de hiçbir normal insan anlayabilir. Biz kandırıldık. Ben buna “insani aldatma” ya da “insancıllık istismarı” ismini veriyorum, zira bu insancıl politikanın başka bir yüzü vardır. İşte insancıl aldatma: eğer Cenevre'ye gelmezseniz, biz de insani yardımı durdururuz, UNPROFOR'dan askerleri geri çekmeyi düşünürüz vs. (Geleceği Yenilemek, s. 100).”
Peki bu tecrübeyi göze alarak Suriye için ne yapılmalı? Son dönem diplomasi tarihinde Avrupa, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde iç çatışmalar nedeniyle zayıflayan veya çöken devletlerin meselelerini çözümde ‘geçiş diplomasisi' veya ‘ihtilaf sonrası yeniden inşa' diplomasisi denilen yeni bir tarz kullanılmaktadır. Bugün Suriye çökmüş (failed) bir devlet yapısı vardır. Bu diplomasi yöntemine göre, sahada güvenlik operasyonları düzenlemek ilk aşama olarak görülür. Bu bakımdan Suriye içinde gelişmeleri kontrol altına almak, müzakereleri sürdürebilir kılmak adına çöken yapının yeniden kurulması adına güvenlik operasyonları, DAEŞ ve PYD gibi unsurların Suriye'nin bütünlüğüne zararlı yapılanmaları ve bu yoldaki gayretleri sınırlandırıldığı ya da tamamen ortadan kaldırıldığında ancak ikinci aşama olarak yeni bir yönetimi oluşturmak konuşulabilir. Akabinde ise ülkede geniş katılımı temsil edebilecek olan-Irak'taki durum bu bakımdan karamsarlığa yol açıyor- seçim reformu yapmak gereklidir. Bu yolla normalleşme ve yeniden ülkenin işleyebilir bir yapıya kavuşması sağlanabilecektir. Irak veya Libya'daki gibi dâhili harici unsurlar bu süreci baltaladığı sürece ve şiddetin sürmesi halinde gerçek ve nihai bir barış söz konusu olamayacaktır. Bütün bunlar sonrasında ise savaş suçlarını tespit edip yargılama mekanizmasını kurmak gelecektir.BM önderliğindeki!? zor sürecin bahsedilen bu aşamalarla Suriye'de düzenin inşasına çalışılmalıdır.
Devlet ve milletimizin ilelebed payidar olmasını dileyerek Cumhuriyetimizi kutladığımız bu günlerde Sarıkamış'ta donan şühedaya katılan Tunceli'de benzer şekilde şehit olan Jandarma Özel Harekât (JÖH) timindeki uzman çavuşlar Asım Türkel ve Çavuş Ferruh Dikmen'i rahmet ve minnetle anıyorum. Allah asker/polis güvenlik güçlerimizin ayağına taş değdirmesin. Vesselam.