Ah bu 'ben'

-----

<p>‘Benlik’le başımız derttedir. Bazen kendi ‘ene’mizi yani nam-ı diğer ‘ego’muzu koyacak bir yer bulamayız. Hadi bulduk diyelim. Bu sefer de nereye bıraktığımızı bulamaz hale gelir, kayboluruz. Peki, ‘ene’yi bırakmak neden mühim? ‘Benlik’ olmadan ‘kimlik’ olur mu?</p><p class="MsoNormal"><o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal">Olur. Kanaatimce. Hatta ‘kimlik’, ‘benlik’ten azat olununca ‘kimlik’ olur diye düşünmekteyim. Çünkü ‘ene’, ‘ego’, ‘benlik’ gibi kavramlar arzularımızın ifadesidir. Oysa ‘kimlik’, arzulardan fazlasıdır. İnsan, arzularına ket vurdukça ‘kimlik’ kazanır,&nbsp; ‘kimlik’ kazandıkça da insanlaşır. Yani kimlik, kazanılan bir şeydir, bu bağlamda ‘insan’lık bedel ister. Bedel ödeyen insan olur, kimlik kazanır.<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal">Nedir bu bedel?<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal">En geniş anlamıyla ‘bir şeyin yerini tutan başka bir şey’ veya ‘bir şeyin yerine verilen şey, karşılık’ demek olan bedel, aslında hayatımızın hatta neredeyse varoluşumuzun özeti gibidir. Verilen cana, nefese, nimetlere karşılık kulluk, harcadığımız zamana, emeğe karşılık maaş, feda ettiğimiz veya törpülediğimiz arzularımıza karşılık, insanlık kazanırız.<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal">Tatil yapmak, eğlenmek, uyumak gibi nefsimizin istediği şeyleri bırakıp, her gün belirli saatler arasında mesai yaptığımızda, arzularımızı bir kenara bırakmış ve maaşımızın karşılığında bedel ödemiş oluruz. Bu sayede kazanç sağlarız. <o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal">İnsan olmanın, kimlik kazanmanın bedeli neyle ödeniyor peki? Nefsani arzuların feda veya terbiye edilmesiyle elbette. Burada da tıpkı meslek öğreten tecrübeli personeller gibi, terbiye hocalarına ihtiyaç olduğu muhakkak. Tecrübeli personel nasıl ki, ‘Tamamdır, artık bu işi yapabilirsin, rüştünü ispat ettin’ diyerek ‘usta’ ilan ediyorsa; “irşad personel”leri de -ki biz onlara mürşit diyoruz- nefsani arzuları terbiye ederek ‘insan’ haline getiriyor. Burada ‘insan’lık ‘usta’lıkla müsavi gibi duruyor.<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal">Peki bunları neden anlattım?<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal">Aslında benimki de bir çeşit insan olma, kimlik kazanma, kendini tanıma çabası. Bir tefekkürün önce satırlara, sonra belki de sadırlara yazılması. Yazılı tefekkür belgesi.<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal">Be adam demezler mi bunca yaş almışsın hâlâ, “Ben kimim? ‘Ben’, benim kimim?” diye soruyorsun&hellip; Kastımın satıhtan gayrısı olduğunu aşikare vuzuha getirdim sanırım. (Bu biraz ağdalı oldu.) Şöyle söyleyeyim. Adım, yaşım, kaşım, gözüm&hellip; Kastım bu değil yani. Bunlar beni tanımlayan çok çok cüzi parçalar. Evet. Kaşımla, gözümle, etimle varım ama aynı zamanda akıl, can, ruh ve gönül de taşıyorum. İşte kritik sorulardan biri de burada beliriyor. Acaba ben mi onları taşıyorum, onlar mı beni?<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal">Tabiatımız gereği yük çekmek bize göre değil, o, merkeplik iş. O halde neden bu yükü yüklenelim? Bırakalım aklımız bizi taşısın, gönlümüz, ruhumuz, bizi götürsün bir yerlere. Parlak bir insana, omurgalı bir şahsiyete, kendinden utanmayan bir kimliğe sevk etsin bizi. Zaten bedel ödemek zor zanaat, bir de ‘ego’ ile neden işimizi iyice zorlaştıralım? Aklımıza havale edelim önce, akl-ı selimimize&hellip; ve öfkemizi ona itaate mecbur edelim. Gönlümüze bırakalım işleri sonra. Bırakalım vursun kantara&hellip; ve kendi kırılınca ne hissettiğini düşünüp; başka gönlü kırmamak için çaba harcasın.<o:p></o:p></p> <p class="MsoNormal">Söylemesi kolay. Evet. Fakat yapması daha kolay. Sadece ustaya teslim oluyorsun. O, sunduğu hizmete karşılık bedel olarak senden tüm ‘ben’liğini alıyor. Sen de ‘insan’ oluyorsun. Sana “ahsen-i takvim” diyorlar, takviminde gün bitene dek. Günün sonunda ‘ego’nu gömdüğün yerde ‘kimlik’ine kavuşuyorsun.<o:p></o:p></p>