Mora'daki soykırımın hikayesi: Yunanlılar Tripoliçe'de 40 bin Türk'ü nasıl katletti?

Ege'nin karşı kıyısında, Yunanistan güneyindeki Mora'da bir zamanlar Türkler vardı. 400 yıl birlikte yaşadığı komşusunu kesmeye yemin etmiş Rum çeteleri eliyle sadece birkaç gün içinde yok edildiler.

Gündem 19.05.2022, 12:45 19.05.2022, 17:03
Abone ol
Mora'daki soykırımın hikayesi: Yunanlılar Tripoliçe'de 40 bin Türk'ü nasıl katletti?

1804'te Sırpların, 1821'de de Yunanlıların isyanı 'suyun karşısındaki' Türklerin yok olmasıyla sonuçlandı. İngiltere, Fransa ve Rusya'nın Osmanlı'ya baskılarını fırsat bilen Yunanlılar, bundan tam 200 yıl önce tarihte eşine az rastlanır katliamlardan birine imza attı. Bugünün güney Yunanistan'ı Mora'da bir zamanlar cami, medrese, hamam ve çarşılarıyla 'Türkler' vardı; ancak oradaki Türkler ve Yahudiler, 'modern' Avrupa'nın desteğiyle sadece birkaç gün içerisinde tarihten silindiler.

19. yüzyıl başlarında Mora'nın merkezi Tripoliçe'de nüfus 20 bin civarındaydı. Kayıtlara göre nüfusun 3'te 1'i Müslüman Türklerden oluşuyordu. Türkler, Rumlar ve Yahudilerin iç içe yaşadığı kent, huzur içinde geçen asırların ardından giderek kaynamaya başladı. 

Etrafı surlarla çevrili Tripoliçe, 1821 yılında patlak veren Yunan isyanı ile birlikte Rumeli'nin pek çok bölgesinden gelmiş göçmenlerle doldu. Mora'nın sahilden iç bölgelere doğru bütün Müslüman köyleri Rum çetelerince basılıyor, erkekler öldürülürken kadınlar ise tecavüze uğruyordu. Türklerin yok edilmesi için yemin etmiş Rum din adamları ise bu eylemleri çan çalıp destekliyor, bölgedeki tüm Rumları ayaklanmaya teşvik ediyordu. 

Kırsal bölgelerde hüküm süren Yunan vahşeti, Müslüman Türklerin katliam korkusuyla Mora'nın merkezine akın etmesiyle sonuçlandı. Tripoliçe'deki Türklerin nüfusu birkaç ay içerisinde 6 bin 500'lerden 30 bine çıktı. 
1821 yılı nisan ayı itibariyle Mora'daki tüm kaleler kuşatılmıştı. Saldırılarda İngiltere, Fransa ve Rusya'nın aynı anda desteklediği Eterya örgütü başı çekiyordu. Anadolu'dan gelen takviye Osmanlı birlikleri Kalavrita, Argos, Badra, Navarin ve Benefşe'de kalabalık Rum çetelerini dağıtmakta başarılı olamadı. Kalelere kapanan Türkler çok geçmeden açlıkla pençeleşmeye başladı. Bu duruma direnemeyen halk, kapıları açarak Yunan çetelerine teslim oldu. 

Anadolu'ya geçmelerine izin verilmesi yönünde Rumlardan söz alan on bini aşkın Türk, kalelerden çıkıp teslim olmalarının ardından acımasızca öldürüldü. Bölgede katliam haberleri dalga dalga yayılıyordu. Tripoliçe, Türklerin toplanma merkezi haline gelmişti. Mora'nın sahil kesimlerini ele geçiren Yunan çeteleri, yarımadanın merkezi Tripoliçe'yi de çok geçmeden kuşattı. 

Etrafı surlarla çevrili tarihi kentte eli silah tutan 12 bine yakın Türk askeri vardı. Surların dışında cirit atan 60 bin civarında Rum milisini dağıtmak için İstanbul'dan gönderilen Bayram Paşa ise isyancılar karşısında yenilgiye uğramış ve 7 Eylül itibariyle geri çekilmişti. 

5 ayı aşkın süredir devam eden kuşatma, Tripoliçe'yi bitkin düşürmüştü; halk kıtlıktan kırılmak üzereydi. İçine düşülen bu zor durum, Yunan çetelerinin içerideki bazı Müslüman grupları kandırmasını kolaylaştırdı. Rumlar, kapıların açılması halinde Müslümanların Anadolu'ya güven içinde geçirileceğini söylüyordu. Hatta Tripoliçe halkı, güvenli tahliye karşılığında Rum çetelerine 5 milyon kuruş tutarında para ödemeyi de kabul etmişti. 

Açlığın verdiği mecburiyet gereği Rumlara güvenmek zorunda kalan halk, Tripoliçe kapılarını açtı. Meydan Yunan çetelerine kalmıştı. Şehre giren milisler, sözlerini tutmak bir yana, yüzyıllar boyunca unutulmayacak bir vahşete imza attı. Bölgedeki Amerikan ve Avrupa elçilerini bile hayrete düşüren bir gaddarlıkla 40 bine yakın Türk'ün tamamını 3 gün boyunca kesip biçtiler. 

Rum isyancılar bölgedeki Türk mezarlıklarını dahi tahrip etmekten çekinmedi. Müslümanların mezarlarından çıkardıkları kemikleri yığınlar halinde ateşe verdiler. Vahşiler, katliama direnme çağrısında bulunan Tripoliçe Kadısı Halim Efendi'yi de üzerine yağ döküp yakarak katletti. Rumlar, öldürülenlerin kafalarını piramit şeklinde dizerek gösteri yapıyordu. 

Rum isyanını başından buyana destekleyen Avrupalılar bile şahit oldukları manzara karşısında hayrete düştü. Bölgede bulunan 'Helen dostu' Dr. Wilhelm Boldemann, katliamın ardından bunalıma girip zehir içerek intihar etti. Hiçbir kural ve disiplin tanımayan Rum çetelerin mezalimine Amerikalı tarihçi Justin McCarthy, şu sözlerle dikkat çekmişti: 

"Üç gün boyunca zavallı Türk yerleşimciler, bir vahşiler güruhunun şehvetine ve zulmüne teslim  edildiler. Ne cinsiyet ve ne de yaş yönünden bir esirgeme yapıldı. Kadınlarla çocuklar dahi
öldürülmeden önce işkenceden geçirildiler. Kıyım  öylesine büyük ölçekteydi ki, çetecilerin  sergerdesi Kolokotronis’in kendisi bile, 'kasabaya girdiğimde yukarı hisar kapısından başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi' demektedir. İlerlediği zafer kutlama töreni yolu, cesetlerden bir örtüyle döşenmişti."

Romanyalı tarihçi Nicolae Iorga, Rumların Tripoliçe'de yaptıklarını şu cümlelerle kayda geçirdi: "Kendilerinde disiplinden eser  bulunmayan Rumlar en vahşi Asyalılardan daha korkunç bir şekilde ortalığı kan ve ateşe verdiler. Yalnız fidye umdukları kimselerden başka, kadın ve çocuklar da dâhil olmak üzere herkesi parçaladılar. Tripoliçe şehrinden yalnız duman tüten harabeden başka bir şey kalmamıştı."

Bölgedeki Türkleri, Yahudilerle birlikte tarihten silen Rumlar, geride kalan eşyaları da talan etti. Kayıtlara göre, katliama katılanlardan Manya Beyi, payına düşen ganimeti 20 katır ve 2 deve ile ancak taşıyabilmişti. 

Tripoliçe'de ne olduysa, Yunanistan'ın bugünkü başkenti Atina'da da aynısı oldu. Mayıs 1821 itibariyle kuşatma altına alınan Atina'da Türkler, uzun süreli kapanmanın ardından başgösteren açlığa dayanamayarak kale kapılarını actı. Şehrin 6 bin dolayındaki nüfusunun 2 bini Türk'tü. Teodor Kolokotronis yönetimindeki Rum çeteleri orada da sözünde durmadı ve 2 bin Müslüman Türk'ün çoğunu öldürdü. Atina sokaklarını kızıla boyamış katliamdan kurtulabilen birkaç yüz kadın ve çocuk, 'esir' sıfatıyla sokaklarda köle olarak satıldı. 

Osmanlı'ya başkaldırdıkları günden beri "Mora'da tek bir Türk bırakmayacağız" diye yemin eden Yunanlılar amaçlarına ulaşmıştı. İngiliz yazar  William St. Clair, Mora'daki katliamları şöyle yazmıştır:

"Yunanistan'da Türkleri pek az bıraktılar. 1821 yılı ilkbaharında âni olarak tümüyle ve dünyanın haberi olmadan yok  edildiler. 20 bini aşkın Türk erkek, kadın ve  çocuk birkaç hafta süren boğazlamalar sırasında Rum komşuları tarafından katledildiler. Onlar kasten ve vicdan azabı duyulmadan öldürüldüler. Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler kısa sürede öldürüldüler, yakılan evlerini cesetlerinin üzerine yıktılar. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki kente sığınmaya çalışanlar da isyancı güruhu tarafından yollarda öldürüldü. Küçük kentlerdeki Türkler evlerine kapanarak  kendilerini korumaya çalıştılarsa da bunlardan pek azı kurtulabildi. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren asilere teslim oldular ama yine öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlar ve çocuklar köle olarak asilere dağıtılıyor ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı. Mora'nın her yanında sopa, orak ve tüfeklerle silahlı Rum asiler çevreyi dolaşarak öldürüyor, yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Çoğu kez Ortodoks papazlar onlara önderlik ediyor ve sözde kutsal eylemlerinde onları kışkırtıyordu."

Kıbrıslı tarihçi Salahi Sonyel, Mora'daki kentlerin, surlar dışındaki kesik cesetlerin çürümesinden kaynaklı kesif bir kokuyla sarıldığını, başıboş köpekler ve vahşi kuşların cesetleri parçaladığını, ölülerle doldurulmuş kuyulardaki suların zehirlendiğini, bu nedenle bölgede veba salgınının başgöstediğini yazar. Sonyel, eşine az rastlanır manzarayı şu cümlelerle betimliyor: 

"Rumlardan birisi, 18 Türk'ü öldürdüğünü gururla açıklıyor; başka birisi, 9 kadın ve çocuğu yataklarında bıçaklayarak nasıl öldürdüğünü anlatıyordu. Rum isyancılar kısa bir süre önce ırzlarına geçerek, kol ve bacaklarını kestikten sonra surlardan aşağı attıkları kadınların cesetlerini, Helen davasına yardımcı olmak üzere Avrupa’dan gelen gönüllülere gururla gösteriyorlardı. Ama bu korkunç sahneler Avrupalı gönüllüler üzerinde kötü izlenim bırakıyordu. Nitekim Almanya’dan gelen gönüllüler, daha sonraki hatıralarında, hâlâ hayatta olan ve ırzlarına tecavüz edilen bu kadınlara tasallut etmeye çağıran Rum asilere karşı ne kadar nefret ve tiksinti duyduklarını anlatmışlardı."

Yunan çete liderlerinden Theodor Kolokotronis, Mora'daki katliamlarda öne çıkan isimlerden biriydi. Yunanlılar soykırımcı katıli 'ulusal kahraman' olarak gördükleri için onun heykelini pek çok yere dikti. Türklerin kıyımdan geçirildiği Anabolu (Nafplion) kentinde ve Atina'daki eski parlamento binası önünde hâlâ Kolokotronis'in heykelleri bulunmakta.    

"Türk kadınlar, yaşa ve güzelliğe göre 30 ile 40 kuruş arasında satılıyordu. Bengeri adlı bir İtalyan gönüllü, Korint’e gitmeden önce yolda bir Türk'ün cesedine rastlıyor, biraz sonra da onun  karısıyla yavrusunu canlı ama aç olarak buluyordu. Yardım olmak üzere kendisi ve arkadaşları kadına biraz para veriyorlar ama  oradan uzaklaşırlarken, bazı Rumların, kadınla
yavrusunu öldürerek parayı çaldıklarına tanık oluyorlardı."

Rum isyancılar Mora, Tripoliçe ve Atina'da eşine az rastlanır türden bir soykırım yürüttü. Çete liderlerinden Dimitris Plapoutas, Aleksandr İpsilanti ile Panayotis Kefalas, Türklerin katledildiği süreçte en çok göze çarpan isimler oldu.  

Tripoliçe katliamına şahit olanlardan biri de İskoçyalı Albay Thomas Gordon'du. Tecrübeli bir asker olan ve Rumcayı da iyi bilen Gordon, katliam sırasında şahit olduklarının tüm dünya tarafından bilinmesini isteyerek şunları kaleme aldı:

"İki gün içinde, on binlerce Türkün yaşadığı şehirde tek bir canlı kalmamıştı. Bunların çoğu, kafası, kolları ve bacakları kesilerek öldürülmüşlerdi. Bu katliamdan sonra binlerce Rum kendi ölçülerinde birer varlıklı  kişi olarak yaptıkları soygundan elde ettikleri ganimetleri saklamak için köylerine dönmüşlerdi. Esirlerin değeri o kadar düşmüştü ki, artık kimse onları elinde bulundurmak istemiyordu. Ölüleri kimse gömmediği için Tripoliçe şehrinde dayanılmaz pis bir koku her yanı sarmış, içme suları zehirlenmiş, kolera salgını baş göstermişti. Gerçekte herkesin bildiği, gördüğü ve inandığını bir Yunanlı kabul etmeyip, böyle bir şeyin hiçbir zaman olmadığını iddia edebilir. Ama hepsi, milli kahraman olarak tanıtılan eşkıya ve korsanların gerçekte, uyuz, pis, doymak bilmez, kaşarlanmış hırsızlar olduklarını tecrübe ile bilirler. Lord Byron’un dediği gibi... Yunanlılar gerçeği kavrama yeteneğinden yoksundurlar."

Katliam sonrası bölgeye gelen misyonerlerden Rufus Anderson, Yunan otoritelerine dayanarak verdiği bilgiyi şöyle açıklıyor: "Mora'da 80 bine yakın Türk yaşıyordu. 1829 itibariyle bunların hiçbiri kalmamıştı."

Mora ve Rumeli tarafında yaşayan Türkler, Avrupa ve Rusya'nın büyük destekleriyle palazlanmış Rum çetelerinin katliamları sonucu tarih sahnesinden sessiz biçimde böyle silindi. 

Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!